Prof Dr Saim Yılmaz
“Variste standart tedavi artık cerrahi dışı yöntemlerdir”
Variste Sık Sorulan Sorular
Varis hastalarında, önce bazı damarlarda kapak yetmezliği sonucu geri akım (reflü) başlar ve aradan yıllar geçtikten sonra ilk varisler ortaya çıkar. Yani varisler görüldüğünde, aslında hastada uzunca bir süredir venöz yetmezlik vardır. Venöz yetmezlik ilk başladığında, vücudumuz damarda kanın ters yönde aktığını algılar ve geri akan kanı tekrar yukarıya, akciğere göndermek için çareler aramaya başlar. Bunun için, önce ara bağlantı damarlarını genişletir ve geriye akan kanı sağlıklı olarak çalışan yüzeyel ve derin toplardamarlara yönlendirir. Böylece, hastalıklı damarın görevini diğer sağlıklı damarlara yükler.
Yani, varise neden olan damarın görevini, vücudumuz daha ilk günlerde diğer sağlıklı damarlara yükler. Dolayısıyla, yıllar sonra varisler ortaya çıktığında, kaçak yapan damarın fonksiyonu çoktan diğer damarlara yüklenmiş durumdadır. Dolayısıyla, kaçak yapan damar lazer, radyofrekans gibi yöntemlerle kapatıldığında, bacağın fonksiyonunda hiç bir bozulma olmayacak, tam tersine geri akan kanı akciğere göndermeye çalışan sağlıklı damarların yükü hafifleyecektir.
Varis hastalarında, en sık kaçak oluşturan damar büyük safen toplardamarıdır (vena safena magna). Bu toplardamar, özellikle geçmişte kalpte bypass ameliyatı için en sık kullanılan damar iken günümüzde üçüncü sıklıkta kullanılmaktadır. Daha sık tercih edilen damarlar, memenin atardamarı (internal mammarian arter) ve el bileğinin atardamarıdır (radial arter).
Ayrıca, safen toplardamarının bypass ameliyatında kullanılabilmesi için, koroner kalp damarlarına yakın çapta (3-4mm) olması gerekir. Ancak, venöz yetmezlikte kapakları bozuk olan büyük safen toplardamarının çapı genellikle 1cm ye yakındır, yani bypass damarı için çok geniştir.
Sonuç olarak, venöz yetmezlikli varis hastalarında, hastalıklı safen toplardamarı tedavi edilmese bile zaten bypass damarı olarak kullanılamaz. Dolayısıyla, bu tür hastalarda, kaçak yapan bu damar lazer, radyofrekans gibi yöntemlerle kapatıldığında hastanın herhangi bir kaybı olmaz. Ayrıca, yukarıda da belirttiğimiz gibi, safen toplardamarı günümüzde bypass için daha az kullanılmaktadır. Yine de mutlaka safen damarı kullanılması gerekirse, hastanın diğer bacağındaki damar (eğer uygunsa) kullanılabilir.
Büyük varisleri olan kişilerde bazen hiç şikayet yoktur, ya da kişi onyıllardır varisleri olduğu için bazı şikayetlerine alışmıştır. Bu tür kişiler, eğer görüntüden de fazla rahatsız değillerse, tedavi olmanın gerekli olmadığını düşünebilirler. Oysa, bu tür hastalarda aşağıdaki 4 nedenden dolayı tedavi gereklidir:
1. Kanama riski: Büyük varisleri olan kişilerde, ayakta ya da oturur durumda iken varislere bir iğne batırılsa fışkırır tarzda kanama olur. Bunun nedeni, varise neden olan toplardamarların kapakları bozuk olduğu için kanı tutamaması ve vücudun tüm toplardamar kanının yerçekimi etkisiyle varislere basınç yapmasıdır. Bu nedenle, varislerin küçük bir travmayla, bazen de kendiliğinden kanama riski vardır.
2. Pıhtılaşma: Toplardamarlarda pıhtı oluşmasının en sık nedeni kanın yavaş akmasıdır. Normal toplardamarlar düz ve dar olduklarından kan akımı normaldir, bu nedenle pıhtılaşma nadirdir. Ancak, varisler genişlemiş ve kıvrıntılı toplardamarlardır, bu nedenle içlerindeki kan akımı çok yavaştır. Bu yavaş akım, günün birinde aniden pıhtılaşmaya neden olabilir. Pıhtılaşma, hamilelerde, uzun süre ayakta kalanlarda, ameliyat geçirenlerde daha sık rastlanır ve genellikle uzun uçak ya da otobüs yolculuklarından sonra ya da hamam, kaplıca, sauna gibi sıcak ortamlarda uzun süre kalındığı durumlarda ortaya çıkar. Ancak, bunların hiçbiri olmadan da varisler aniden pıhtılaşabilir.
Pıhtılaşma, nadir de olsa pıhtının akciğere gitmesine (emboli) neden olabilir. Ayrıca, pıhtılaşmış damarın lazer, köpük gibi yöntemlerle tedavi edilmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar, damarı içerden tahrip eden yöntemlerdir ve damarda pıhtı varken etkili olamazlar. Sonuç olarak, varislerin pıhtılaşması hem hasta açısından risk yaratır hem de ameliyatsız tedavileri engeller.
3. Yara oluşumu: Büyük varislerde, hemen daima altta yatan bir venöz yetmezlik vardır. Venöz yetmezlik bir çeşit dolaşım bozukluğudur. Sağlıklı bir dolaşımda, atardamar dokuya temiz kanı gönderir ancak bu yeterli değildir. Toplardamarların da kirli kanı uzaklaştırıp akciğere göndermesi gerekir. İşte venöz yetmezlikte, atardamar temiz kanı getirir ancak toplardamarlar kirli kanı uzaklaştıramaz. Bu durumda, ciltte beslenme bozukluğu oluşur ve toplardamarlardaki toksinler ciltte birikerek zamanla kaşıntılı yaralar oluştururlar. Venöz ülser adı verilen bu yaralar, zor iyileşir, iyileşse bile sürekli tekrarlar. Çünkü, yaranın nedeni altta yatan dolaşım bozukluğudur.
4. Sağlıklı damarların bozulması: Büyük varislerdeki venöz yetmezlikte, geriye akan kirli kanı vücudun bir şekilde akciğere göndermesi gerekir, yoksa bacak kısa sürede şişecek ve ciddi bir dolaşım problemi oluşacaktır. Bu nedenle, vücudumuz venöz yetmezlik başladığından itibaren, ara bağlantı damarlarını açar ve geri akan kanı sağlıklı damarlara iletir. Ancak bu damarların yukarı gönderdiği kanın bir kısmı sürekli olarak hastalıklı damardan ayağa geri akar. Yani, venöz yetmezlikli damarın yükünü, yıllar boyu sağlıklı damarlar taşırlar ve bunun için sağlıklı damarların %20-30 daha fazla çalışması gerekir. Bu fazladan yük, yıllar içinde sağlıklı damarları da yorar ve onlarda da kapak yetmezliği gelişmesine yol açar. Oysa hastalıklı damar kapatılırsa, sağlıklı damarların sırtından bu yük alınmış olur.
Sonuç olarak, büyük varisleri olanlarda, hiç şikayet olmasa bile ciddi sağlık sorunlarına yol açabilecek bir dolaşım problemi vardır ve bu problemin uygun yöntemlerle giderilmesi gerekir.
Varis hastalığı, toplardamarlardaki kapak yetmezliği (venöz yetmezlik) sonucu ortaya çıkan "mekanik" bir problemdir. Bu problem kendiliğinden geçmediği gibi, sürekli olarak ilerler. Zaman içinde, hem venöz yetmezlikli damar hem de oluşan varisler gittikçe genişler ve kıvrıntılı bir hal alırlar. Süreç uzadıkça, ayaklarda iyileşmeyen yaralar ve diğer sağlıklı damarlarda da kapak yetmezliği görülebilir.
Variste kullanılan bazı ilaçlar (Daflon, Venoruton gibi), genel olarak toplardamarların tonusunu artırarak kirli kanın akciğere gönderilmesine yardımcı olurlar. Varis çorabı da, hastalıklı yüzeyel venleri ve varisleri sıkıştırarak kanın bu damarlarda göllenmesini azaltır ve kanı derindeki sağlıklı damarlara yönlendirir. Hem ilaç tedavisi hem de varis çorabı, düzenli olarak kullanılırsa, venöz yetmezliğin ve varislerin ilerleme hızını ve şikayetleri azaltabilir. Ancak mevcut varisleri ve venöz yetmezliği tedavi edemez. Bu tedavi, ancak lazer, radyofrekans, köpük gibi yöntemlerle ya da ameliyatla yapılabilir.
Sülük ise, variste yüzyıllardır kullanılan bir yöntemdir. Sülüğün etkisi, aslında kirli kanı emmesi değildir, çünkü emilen kanın yerine hemen yine kirli kan gelir. Ancak, sülük bir yandan kan ile beslenirken bir yandan da cilde bazı maddeler salgılar. Bu maddeler, hastada varise bağlı yakınmaları azaltabilir. Ancak, tıpkı ilaç ve varis çorabı gibi, mevcut varisleri ve venöz yetmezliği tedavi edemez. Ayrıca, bazen kanama ve yara oluşumuna neden olabilir, ayrıca birden fazla insanda kullanılırsa kan yoluyla geçen bazı hastalıkları bulaştırabilir.
Teknik olarak ameliyata uygun olup da, lazer, radyofrekans gibi yöntemlere uygun olmayan bir varis türü yoktur. Bu nedenle, ameliyatla tedavi edilebilecek her hasta bu yöntemlerle tedavi edilebilir.
Bazı hastalarda, venöz yetmezlikli safen toplardamarı çok geniş olabilir. Bu tür damarların lazer ya da radyofrekansla tedavi edildikten sonra yeniden açılma riski biraz daha fazladır. Bu nedenle, bu tür geniş damarlarda ameliyatı tercih edenler olabilir. Ancak, bu tür büyük damarlarda bile, yeniden açılma riski sadece %10-20 arasındadır ve açılan damarı, ikinci bir lazer işlemi ya da köpük tedavisiyle kolayca kapatabiliyoruz. Bu nedenle, varis ameliyatının riskleri ve yan etkileri düşünüldüğünde, bu tür hastalarda da cerrahi dışı tedavileri öneriyoruz ve yıllardır uyguluyoruz. Meslek hayatım boyunca, muayene ettiğim binlerce hasta arasında, lazer, radyofrekans ve köpük gibi tedavi yöntemlerine uygun bulmayıp da cerrahiye gönderdiğim hiç bir hasta olmadığını belirtmeliyim.
Derin ven trombozunda, eğer derin damarlardaki pıhtı duruyorsa, genellikle yüzeyel damarlara dokunulmaz. Her ne kadar yüzeyel damarlar klasik varis gibi kıvrıntılı ve geniş görünse de, aslında bu damarlar vücudumuzun derin venlerdeki tıkanıklığı aşmak için genişlettiği yararlı "bypass" damarlarıdır. Bu nedenle, istisnai durumlar dışında, DVT si olan hastalarda yüzeyel venlere dokunulmaz.
DVT için en ideal tedavi, pıhtılaşma oluştuktan sonraki ilk 2 hafta içinde tıkalı toplardamara ultrason rehberliğinde girilerek pıhtı eritici ilaç vermektir. Trombolitik tedavi adı verilen bu yöntemle, hastaların yaklaşık üçte ikisinde pıhtı tamamen temizlenir ve hasta ileride ciddi bir problem yaşamaz. Ancak, hastaların büyük kısmı bu süreyi geçirip pıhtı kronikleştikten sonra başvurur. Kronik dönemde trombolitik tedavi başarılı değildir, ancak bazı durumlarda tıkalı damar balon ve stentle açılabilir.
Ancak, stentle açma işlemi her hastaya yapılamaz. Eğer DVT kasığın alt kısmındaki damarları tutmuşsa stentleme yararsızdır, çünkü damar açılsa bile kısa sürede tıkanır. Ancak hastada, kasığın alt kısmındaki toplardamarlar açık, kasığın üst kısmındaki "iliak" toplardamarlarda tıkanıklık var ise bu tıkanıklık stentle açılabilir ve uzun süre açık kalabilir, hatta hiç tıkanmayabilir. Bu tür hastalarda stentleme hasta şikayetlerini azaltabilir ve yaşam kalitesini artırabilir.
DVT geçiren hastalarda, renkli Doppler ile değerlendirme genellikle zordur ve tek başına yeterli değildir. Bu tür hastalarda, ayak sırtından ya da kasıktan venografi yapılmalı ve tecrübeli bir radyolog tarafından değerlendirilmelidir.
Böyle bir kişiyi, öncelikle renkli Doppler ultrasonla ayrıntılı bir şekilde incelemeliyiz. Çünkü, ülkemizde derin ven yetmezliği olduğu söylenen hastaların önemli bir kısmında aslında derin ven yetmezliği yoktur, fakat ultrason hatalı yapıldığı için derin ven yetmezliği var diye raporlanmaktadır. Bunun en sık nedeni, varis ultrasonunun ayakta değil yatarak yapılmasıdır. Yetmezlik (reflü), yerçekimi etkisiyle kanın geri akmasıdır, dolayısıyla bunun gösterilebilmesi için hastanın yatar değil ayakta incelenmesi gerekir. Yatarak incelenen hastalarda, derin venler normal olsa bile, yetmezlik varmış gibi görülebilir. Dolayısıyla, sizde derin ven yetmezliği var denmiş olsa bile, renkli Doppler ultrason yaptıktan sonra tamamen normal olduğunuzu ya da sizde derin değil, yüzeyel ven yetmezliği olduğunu söyleyebiliriz.
Gerçekten derin ven yetmezliği varsa, bu genellikle iki nedene bağlıdır. Ya çok uzun, yıllarca süren bir yüzeyel ven yetmezliğiniz vardır ve bu, zamanla derin venlerinizi de etkilemiştir. Ya da, daha önceden bir derin ven trombozu geçirmişsinizdir ve bu vücut tarafından eritilmiştir. Ancak, bu sırada pıhtıdan salınan maddeler kapakları tahrip ettiğinden, pıhtı eridikten sonra derin toplardamarda kapak yetmezliği gelişmiştir.
Birinci durumda, yani yüzeyel ven yetmezliğine bağlı derin ven yetmezliğinde, ultrasonda hem yüzeyel hem de derin venlerde yetmezlik görülür, ancak derin ven yetmezliği daha hafiftir. Bu tür hastalarda, derin ven yetmezliği yüzeyel ven yetmezliğinin ve varisin tedavisine engel değildir. Hatta, yüzeyel venler tedavi olduktan sonra, hastaların yaklaşık üçte birinde, derin ven yetmezliği de geriler.
İkinci durumda ise, hastada yüzeyel venler normaldir, derin venlerde ise geçirilmiş DVT ye bağlı ciddi yetmezlik vardır. Bu kişilerde, vücut derindeki venlerle akciğere gönderemediği kanı, sağlam yüzeyel venlere yönlendirir. Zaman içinde de yüzeyel venleri genişleterek daha fazla kan taşımalarını sağlar. Gittikçe genişleyen ve kıvrıntılı hal alan yüzeyel venler, bakıldığı zaman normal varislere benzer, fakat aslında, derin venler çalışmadığı için vücudun ürettiği yararlı bypass damarlarıdır. Dolayısıyla, bu damarlar normal varis zannedilip köpük ya da flebektomiyle tedavi edilirse, bacak eskisinden daha kötü bir duruma düşer. Bu tür hastalarda, bazı istisnai durumlar dışında yüzeyel toplardamarlara dokunulmamalıdır.
Ana damarda kaçak olduğu tabiri, net olmasa da, muhtemelen kişide derin ven yetmezliği olduğu anlamına gelmektedir. Bir önceki bölümde de ayrıntılı olarak anlattığımız gibi, böyle bir kişiyi, öncelikle renkli Doppler ultrasonla ayrıntılı bir şekilde incelemeliyiz. Çünkü, ülkemizde derin ven yetmezliği ya da ana damarda kaçak olduğu söylenen hastaların önemli bir kısmında aslında derin ven yetmezliği yoktur, faka ultrason hatalı yapıldığı için derin ven yetmezliği var diye raporlanmaktadır. Bunun en sık nedeni, varis ultrasonunun ayakta değil yatarak yapılmasıdır. Yetmezlik (reflü), yerçekimi etkisiyle kanın geri akmasıdır, dolayısıyla bunun gösterilebilmesi için hastanın yatar değil ayakta incelenmesi gerekir. Yatarak incelenen hastalarda, derin venler normal olsa bile, yetmezlik varmış gibi görülebilir. Dolayısıyla, ana damarda kaçak var denen bir hastanın, renkli Doppler ultrason yaptıktan sonra tamamen normal olduğunu ya da derin değil, yüzeyel ven yetmezliği olduğunu söyleyebiliriz.
Gerçekten derin ven yetmezliği varsa, bu genellikle iki nedene bağlıdır. Ya çok uzun, yıllarca süren bir yüzeyel ven yetmezliği vardır ve bu, zamanla derin venleri de etkilemiştir. Ya da, hasta daha önceden bir derin ven trombozu geçirmiştir ve bu vücut tarafından eritilmiştir. Ancak, bu sırada pıhtıdan salınan maddeler kapakları tahrip ettiğinden, pıhtı eridikten sonra derin toplardamarda kapak yetmezliği gelişmiştir.
Birinci durumda, yani yüzeyel ven yetmezliğine bağlı derin ven yetmezliğinde, ultrasonda hem yüzeyel hem de derin venlerde yetmezlik görülür, ancak derin ven yetmezliği daha hafiftir. Bu tür hastalarda, derin ven yetmezliği yüzeyel ven yetmezliğinin ve varisin tedavisine engel değildir. Hatta, yüzeyel venler tedavi olduktan sonra, hastaların yaklaşık üçte birinde, derin ven yetmezliği de geriler.
İkinci durumda ise, hastada yüzeyel venler normaldir, derin venlerde ise geçirilmiş DVT ye bağlı ciddi yetmezlik vardır. Bu kişilerde, vücut derindeki venlerle akciğere gönderemediği kanı, sağlam yüzeyel venlere yönlendirir. Zaman içinde de yüzeyel venleri genişleterek daha fazla kan taşımalarını sağlar. Gittikçe genişleyen ve kıvrıntılı hal alan yüzeyel venler, bakıldığı zaman normal varislere benzer, fakat aslında, derin venler çalışmadığı için vücudun ürettiği yararlı bypass damarlarıdır. Dolayısıyla, bu damarlar normal varis zannedilip köpük ya da flebektomiyle tedavi edilirse, bacak eskisinden daha kötü bir duruma düşer. Bu tür hastalarda, bazı istisnai durumlar dışında yüzeyel toplardamarlara dokunulmamalıdır.
İç varis tabirinin iki anlamı olabilir. Ya hastada, çıplak gözle dışarıdan görülmeyen ama daha derinde yer alan varisler vardır, ancak bunlar yüzeyel ven yetmezliğine bağlıdır. Ya da, kişide derin ven yetmezliği ve buna bağlı varisler vardır. Birinci durumda, hasta tipik bir yüzeyel ven yetmezliği gibi tedavi edilir, sadece varisler derinde olduğundan varislere ultrason rahberliğinde girmek gerekir. İkinci durumda ise, kişiyi öncelikle renkli Doppler ultrasonla ayrıntılı bir şekilde incelemeliyiz. Çünkü, ülkemizde derin ven yetmezliği ya da iç varis olduğu söylenen hastaların önemli bir kısmında aslında derin ven yetmezliği yoktur, fakat ultrason hatalı yapıldığı için derin ven yetmezliği var diye raporlanmaktadır. Bunun en sık nedeni, varis ultrasonunun ayakta değil yatarak yapılmasıdır. Yatarak incelenen hastalarda, derin venler normal olsa bile, yetmezlik varmış gibi görülebilir. Dolayısıyla, iç varisi var denen bir hastanın, renkli Doppler ultrason yaptıktan sonra tamamen normal olduğunu ya da sadece yüzeyel ven yetmezliği olduğunu söyleyebiliriz.
Gerçekten derin ven yetmezliği varsa, bu genellikle iki nedene bağlıdır. Ya çok uzun, yıllarca süren bir yüzeyel ven yetmezliği vardır ve bu, zamanla derin venleri de etkilemiştir. Ya da, hasta daha önceden bir derin ven trombozu geçirmiştir ve bu vücut tarafından eritilmiştir. Ancak, bu sırada pıhtıdan salınan maddeler kapakları tahrip ettiğinden, pıhtı eridikten sonra derin toplardamarda kapak yetmezliği gelişmiştir.
Birinci durumda, yani yüzeyel ven yetmezliğine bağlı derin ven yetmezliğinde, ultrasonda hem yüzeyel hem de derin venlerde yetmezlik görülür, ancak derin ven yetmezliği daha hafiftir. Bu tür hastalarda, derin ven yetmezliği yüzeyel ven yetmezliğinin ve varisin tedavisine engel değildir. Hatta, yüzeyel venler tedavi olduktan sonra, hastaların yaklaşık üçte birinde, derin ven yetmezliği de geriler.
İkinci durumda ise, hastada yüzeyel venler normaldir, derin venlerde ise geçirilmiş DVT ye bağlı ciddi yetmezlik vardır. Bu kişilerde, vücut derindeki venlerle akciğere gönderemediği kanı, sağlam yüzeyel venlere yönlendirir. Zaman içinde de yüzeyel venleri genişleterek daha fazla kan taşımalarını sağlar. Gittikçe genişleyen ve kıvrıntılı hal alan yüzeyel venler, bakıldığı zaman normal varislere benzer, fakat aslında, derin venler çalışmadığı için vücudun ürettiği yararlı bypass damarlarıdır. Dolayısıyla, bu damarlar normal varis zannedilip köpük ya da flebektomiyle tedavi edilirse, bacak eskisinden daha kötü bir duruma düşer. Bu tür hastalarda, bazı istisnai durumlar dışında yüzeyel toplardamarlara dokunulmamalıdır.
Testis çevresinde oluşan varise "varikosel" denir. Tıpkı bacaktaki varisler gibi, testis çevresindeki varisler de, bizim göremediğimiz bazı damarlardaki kaçak (reflü) sonucu oluşurlar. Varis ve varikosel "akraba" hastalıklardır ve aynı kişide hem varis hem de varikosel olabilir. Hatta bazen, varikoseli oluşturan karın içindeki damarlar, aynı zamanda bacaktaki varislerin de nedeni olabilir.
Varis ve varikoselin tedavi prensipleri birbirine benzer: önce olaya neden olan damarları tespit etmek ve kapatmak, sonra da oluşan varisleri tedavi etmek. Bacakta varisleri oluşturan damar lazer, radyofrekans gibi yöntemlerle kapatılırken, varikoselde testis çevresindeki varisleri oluşturan damar "embolizasyon" denen bir yöntemle, anjio cihazı kullanılarak ancak ameliyatsız olarak kapatılır.
Hem varis hem de varikoseli olan kişilerde, mümkünse her iki hastalığın da tedavi edilmesi tercih edilir. Çünkü, sadece varislerin tedavi edilmesi, varikoselin bırakılması durumunda, bacak varislerinin tekrarlama ihtimali artabilir.
Vajina-vulva bölgesinde ve kasıklarda varis oluşumu, ülkemizde sık rastlanan varis problemlerinden biridir. Çok doğum yapan kadınlarda sık görülür, ancak Türk kadınlarında genetik bir yatkınlık olduğu da düşünülmektedir. Vajina-vulva varisleri, karın alt kısmında kaçak yapan bazı damarlar tarafından oluşturulurlar. Bunların içinde en sık rastlananı, sol yumurtalık damarı ve sağ iç iliak toplardamardır, ancak bir çok hastada da karında çok sayıda küçük damarlardan kaçak oluşabilir.
Vajina-vulva varisleri olanlarda, öncelikle kasık ya da vajinadan renkli Doppler ultrason yapılarak hangi damar ya da damarlardan kaçak olduğu tesbit edilmeye çalışılır. Bazı durumlarda tomografi ya da Emar da bu konuda yardımcı olabilir. Eğer belirgin bir kaçak varsa ve bulgular örneğin sol yumurtalık toplardamarı gibi tek ve büyük bir damarı işaret ediyorsa, önce anjio cihazında kasık ya da kol toplardamarından girilerek bu damara ulaşılır ve "embolizasyon" denen bir yöntemle kaçak yapan damar kapatılır. Böylece, vajinal damarlara neden olan "açık musluk" kapatılmış olur.
Daha sonra, ultrason rehberliğinde vajinadaki ve daha derindeki varislere iğnelerle girilir ve uygun yoğunlukta köpük verilir. Ultrason rehberliğinde köpük skleroterapisi adı verilen bu yöntemle vulva ve vajina çevresindeki damarlar başarıyla tedavi edilebilir.
Varis tedavisi sırasında, ideal olarak hasta uyanık olmalı, ancak minik iğne batmaları dışında ağrı duymamalıdır. Hastayı tamamen uyutan ve uzun süre haraketsiz bırakan genel anestezi ya da spinal anestezi türü anestezi yöntemleri, hem maliyeti artırır hem de uzun süren hareketsizlik ve hissizlik derin ven trombozu gibi bazı komplikasyonları artırabilir.
Varis tedavisi sırasında, bizim uyguladığımız anestezi yöntemi, lokal anestezi ve sedasyondur. Yani, önce hastayı damardan bazı ilaçlar vererek yarı uykulu hale getiririz, sonra da işlemi çok ince iğnelerle lokal anestezi altında yaparız. Eğer tedavi uzun sürecekse ve büyük damarların iğne deliklerinden dışarı alınması gerekiyorsa, o zaman "sinir blokajı" denen bir yöntemimizle, diş hekimlerinin çeneyi uyuşturması gibi, bacağı tek iğneyle uyuşturup hastanın sonraki işlemleri hiç hissetmemesini sağlarız. Sinir blokajında, hasta ağrı hissetmez, ancak ayağını oynatarak kan dolaşımını hızlandırabilir ve böylece pıhtı oluşumunu engellemiş olur.
Lokal anestezi yanında, lazer, radyofrekans gibi kaçak yapan damarı kapatan tüm tedavilerde, muhakkak tümesant anestezi yaparak damar çevresini uyuştururuz. Tümesant sıvısına koyduğumuz bazı uzun etkili ağrı kesici ilaçlarla, hastanın işlemden sonra da çok az ağrı hissetmesini sağlarız. Tümesant anestezi, ağrıyı kesmesi yanında, çevre dokuyu koruması ve damar içindeki kanı boşaltarak işlem etkinliğini artırması gibi ilave avantajlara sahiptir. Damar içindeki kanın boşalması, lazer ve köpük gibi işlemlerden sonra damar içinde kalan pıhtı miktarını çok azaltır ve böylece ağrılı tromboflebitlere engel olur.
Sonuç olarak, varis tedavisinde uygulanan anestezinin birçok incelikleri vardır. Amaç, hasta emniyetini maksimumda tutarak hastanın mümkünse hiç ağrı hissetmemesini sağlamaktır.
Klasik varis ameliyatlarında, hastaların yaklaşık %5 inde derin ven trombozu (toplardamar pıhtılaşması) gelişmektedir. Derin ven trombozu (DVT) bazı durumlarda pıhtının akciğere gitmesine (emboli) neden olabilen ve kişinin yaşam kalitesini ömür boyu etkileyebilen ciddi bir durumdur. DVT, her türlü varis tedavisinde olabilir.
Hekimler tarafından pek dile getirilmese de, lazer, RF, köpük gibi yeni varis tedavilerinde de DVT oluşabilir. Lazer, radyofrekans, MOCA, Buhar ve Zamk gibi tedavilerin ultrasonla görerek yapılmaması, bu yöntemlerin derindeki damarlara da zarar vermesine ve DVT oluşumuna neden olabilir. Yine, skleroterapi ya da köpük tedavisi gibi yöntemlerde, ilacın fazla ya da yüksek yoğunlukta verilmesi, köpüğün hangi damarlara gittiğinin ultrasonla takip edilmemesi gibi durumlarda, ilaç derin venlere fazla miktarda kaçabilir ve DVT oluşabilir.
Varis tedavisi sırasında, hastanın uzun süre hareketsiz kalması da DVT riskini artırır. Özellikle, genel anestezi ve spinal anestezi gibi yöntemler hem hastaları gereksiz bazı anestezi risklerine maruz bırakır hem de uzun süre hareketi engelleyerek DVT oluşumunu kolaylaştırırlar.
Sonuç olarak, modern varis tedavilerinde de, ideal uygulama yapılmazsa, pıhtılaşma (DVT) görülebilir. Varis tedavisinin tüm aşamalarının ultrasonla görerek yapılması ve tedavide lokal anestezinin tercih edilmesi DVT riskini sıfıra yaklaştıracaktır.
Bu tedavilerin içinde, kendisini en çok kanıtlamış yöntemler lazer ve radyofrekanstır (RF). Ancak, bu yöntemler tümesant anestezi ile yapılması gereken tedavilerdir ve tümesant anestezi, ultrason deneyimi olmayan hekimler tarafından yapılamamaktadır. Bu nedenle, tümesant anestezisiz yapılabilen Zamk ve MOCA gibi tedaviler geliştirilmiştir. Bu tedaviler de başarılı tedavilerdir, ancak lazer ve radyofrekans kadar etkili olup olmadıkları bilinmemektedir.
Varis tedavilerinde, bu yöntemlerin hangisinin kullanılacağı konusunda hastaların bir tercihte bulunmaları doğru ve mantıklı değildir, bu hastayı değerlendirdikten sonra hekimin karar vermesi gereken bir durumdur. Varis tedavisinde belirleyici olan hangi yöntemin kullanıldığı değil, işlemi yapan hekimin tanıyı Doppler ultrasonla kendisinin koyabilmesi ve bu tedavileri baştan sona ultrason rehberliğinde kendisinin doğru şekilde yapabilmesidir.
Varis bir genetik yatkınlık hastalığıdır ve başarılı bir tedaviden sonra da tekrarlama ihtimali vardır. Ancak, varisin tekrarladığına dair halk arasındaki bu yaygın inancın nedeni, on yıllardır yapılan eksik ya da uygun olmayan tedavilerdir. Varisin nedeni ayrıntılı bir renkli Doppler ultrasonla araştırılmaz ve kaçak yapan yetmezlikli damarların tümü kapatılmazsa, yüzeydeki varisler alınsa bile, altta yatan neden tedavi edilmediğinden varisler tekrarlayacaktır. Varislerin tekrar etmesinin en önemli nedeni tedavilerde bu kurallara uyulmamasıdır.
Ancak, mükemmel bir tedaviden sonra bile, kuvvetli yatkınlığı olan kişilerde varisin tekrarlaması mümkündür. Cerrahi ameliyatlardan sonra, hastaların yaklaşık yarısında ameliyatla alınan damarın yatağında vücut minik kıvrıntılı damarlar (neovaskülarizasyon) oluşturur ve varis buna bağlı olarak tekrarlar. Lazer, radyofrekans tedavilerinden sonra ise, hastaların yaklaşık %5 inde kapatılan damar yeniden açılabilir, bazen de damar kapalıdır, ancak vücut kaçak yapan yeni damarlar oluşturabilir. Kılcal varisler ve genital bölge varisleri diğer varislere göre daha fazla tekrarlama eğilimindedir.
Sonuç olarak, varisin tekrarlama ihtimali vardır. Ancak, tanı ve tedavi ne kadar iyi ve tam yapılırsa variste tekrarlama ihtimali de o derece azalacaktır.
Sanılanın aksine, kılcal varisler tedaviye oldukça dirençlidirler. Bu tür varisler, genellikle anne karnındayken kullandığımız normal toplardamarların kalıntılarından kaynaklanırlar ve genetik-hormonal kökenlidirler. Ayakta kalma, hamilelik, sıcak iklim, topuklu ayakkabı giyme gibi, büyük varisleri artıran edinsel etkenler kılcal varislerde pek etkili değildir. Kılcal varisler daha çok ergenlik döneminde başlar ve yıllar içinde yavaş yavaş çoğalırlar.
Kılcal varislerde ideal tedavi mikroskleroterapidir. Bu yöntemde, çok ince iğnelerle kılcal varislere girilir ve az miktarda ilaç ya da köpük enjekte edilir. Her enjeksiyonda çok az ve düşük yoğunlukta ilaç verilmesi, ancak kılcal varislere çok sayıda giriş yapılması önemlidir. Bu şekilde tedavi edildiğinde, kılcal varislerde 2-3 seansta yaklaşık %80-90 azalma elde edilebilir.
Mikroskleroterapiden sonra kalan az miktarda ince kılcal varisler için lazer gibi transdermal tedaviler uygun olabilir. Çok az miktarda, ince ve dağınık kılcal varisleri olan hastalarda, mikroskleroterapi olmadan transdermal lazer uygulanabilir. Ancak, kılcal varislerde gerçekçi hedef, varislerin kökünü kazımak değil, çok ciddi bir azalma ve görsel düzelme sağlamaktır. Mükemmel bir tedavi uygulansa bile az miktarda da olsa kılcal varis kalacak ve her geçen yıl az miktarda da olsa yeni kılcal varisler eklenecektir.
Kişisel deneyimimize göre, kılcal varis hastalarımızın çoğunda, 2 seanslık yoğun bir mikroskleroterapi ile %80-90 civarında bir azalma sağlanabilmekte ve bu, hastalarımızı uzun yıllar memnun edebilmektedir. Ancak, ilk yoğun tedaviden sonra, birkaç yıl içinde bir ilave seans yaptığımız hastalar da olmaktadır.
Köpük tedavisi ya da skleroterapinin en bilinen etkisi tedavi edilen damarın sertleşmesi ve bir miktar koyulaşmasıdır. Büyük bir damara köpük uygulanmışsa, bu damar aylar boyunca nohut ya da mercimek tanesi gibi ele gelir, ancak sonra, zamanla kendiliğinden kaybolur. Sertleşme, aslında varisin başarılı biçimde tedavi edildiğinin göstergesidir. Köpük tedavisinden sonra, varis normal damar gibi yumuşak ise yeterince tedavi edilmemiş olabilir.
Köpük tedavisinden sonra bir miktar koyulaşma da normaldir ve o damarın tedavi edildiğinin göstergesidir. Ancak koyulaşmanın hafif olması ve aylar içinde azalarak yok olması gerekir. Köpük çok yüksek yoğunlukta uygulanırsa, koyuluk çok fazla olabilir ve tamamen geçmesi çok uzun bir süre alabilir.
Kılcal varisleri olan kişilerde, bazen birkaç yıl içinde varisler yeniden oluşabilir. Bu durum, iyi bir mikroskleroterapi ile kolayca tedavi edilebilir. Büyük varisi olanlarda ise, köpük tedavisiyle yok olan varislerin yerine kısa sürede yeni büyük varisler oluşmuşsa, Doppler ultrason tanısında ve uygulanan tedavide bir eksiklik ya da yanlışlık olma ihtimali yüksektir.
Bu olayın en sık rastlanan nedeni, varislerin nedeninin renkli Doppler ultrasonda araştırılmaması, ya da renkli Doppler ultrasonun yetersiz ya da yanlış yapılmasıdır. her iki durumda da, varislere neden olan yetmezlikli damarlar yeterince tedavi edilmeden varislere köpük tedavisi uygulanmış olacaktır. Bu durumda, varislerde geçici bir iyileşme olur, ancak altta yatan neden tedavi edilmediğinden varisler kısa sürede tekrarlar.
Bu tür hastalarda yapmamız gereken, iyi ve ayrıntılı bir renkli Doppler ultrasonografidir. Ultrasonografide, varislere neden olan damarlar tespit edilmeli, önce bu damarlar kapatılmalı ve daha sonra varisler tedavi edilmelidir.
Kılcal varisleriniz için tedavi olduysanız, bu varislerin yıllar içinde yeniden artması mümkündür. Yapmanız gereken, yeni çıkan varisler sizi rahatsız edici boyuta ulaştığında yeniden mikroskleroterapi yaptırmanızdır. Bu tür varislerde, varislerin tekrarlamaması için yapılacak fazla bir şey yoktur. Varis çorabı, topuksuz ayakkabı, ayakta kalmama gibi tedbirler pek etkili değildir.
Büyük varisleriniz için tedavi olduysanız, vücudunuzda zamanla yeni bir damarda yetmezlik (kaçak) gelişebilir ve varisleriniz tekrarlayabilir. Ancak, yaşam tarzınızda yapacağınız bazı değişiklikler bu ihtmali azaltabilir ve varislerin gelişme süresini uzatabilir. Bunlar, uzun süre haraketsiz kalmaktan kaçınmak, serin ortamları tercih etmek, hamam, sauna, kaplıca gibi sıcak mekanlardan uzak durmak, kilo almamak, yürüyüş-yüzme gibi sporları tercih etmek, diz altına hafif basınç uygulayan özel günlük çoraplar giymek, çok yüksek topuklu ayakkabı giymemek ve gerekli değilse hamilelikten kaçınmak olarak sıralanabilir.